Cengiz Abazoğlu, kadınlar kendilerini bir geceliğine de olsa star gibi hissetsinler istiyor,bunu başarıyor da...
Marie Claire Mart 2010
23 yıldır aynı duruşu koruyan ama kendi içinde sürekli bir devinim halinde olan tasarımları dünyanın dikkatini çekerken, Abazoğlu heyecanını hep canlı tutuyor. Zaten ona göre kötü niyetliler bedenlerinden önce ruhlarını giydirmeli.
Cengiz Abazoğlu'nun moda hikâyesi nasıl başladı? Cengiz Abazoğlu: Tekstilci bir aileden geliyorum. Daha çocukluk yıllarında mesleğin bir şekilde belliydi. Babamın hayali onun mesleğini devam ettirmekti. Kumaş işi yapmıyordu. Emprimehanemiz vardı, mağazalarımız vardı, bütün Türkiye'ye kumaş dağıtımı yapıyorduk. Evde iki kız kardeşim ve annem, modaya meraklı üç kadın, e baba kumaş işi yapıyor...
Etkilenmiş olmalısınız... C.A.: Tabii çok etkilendim bu durumdan. Ben o kadar azar işittiğimi bilirim ki okulda öğretmenlerimden. 'Kız resmi yapıyor, ders dinlemiyor' diye şikâyet ederlerdi. Kitapların kenarlarında boşluk olurdu ya oralara hep eskiz yapardım. O sırada dersi de dinlerdim aslında. Ailem çok iyi bir gözlemci... Babam daha ben ilkokuldayken bizim şirkette çalışan desinatörlere verdiğim amatörce fikirleri bile hep dikkate almış. Desinatörler de benim için çok zevkli, söylediklerinde hiç abartı yok diyorlarmış.
Bu yolda ilk adımı nasıl attınız? C.A.: Askerlikten sonra babamla çalışmamaya karar verdim. Kumaş bölümü değil de işin üretim tarafında olmalıydım. Tabii o sıralar ailede ufak bir tartışma söz konu oldu. Babamın hayalleri yıkılmıştı. Bir firmada yardımcı stilist olarak işe başladım. Ondan sonra yakın arkadaş çevreme giysiler tasarlamaya başladım. Başkaları onlarda gördü beğenip beni aramaya başladılar. Böyle böyle gelişti. Annemden houte coutre'ün nasıl bir sistemde işlediğini çok iyi biliyordum. Şu anda da faaliyet gösteren bir sürü modaevinden giyinen bir hanımdı annem. Hatta çocukken beni yanında götürdüğü de olurdu. Sonra kendi ofisimi açmaya karar verdim.
Yaş kaç bu arada?
C.A.: .:23... O zaman başaramazsam babamın yanında devam ederim diyordum açıkça. Dönemin tek moda dergisi Vizon'un Genel Yayın Yönetmeni Aliye Simavi bana inanıp çok destek oldu. Daha kendi atölyemi açmadan beni tanıttı. 'Sen çok büyük bir isim olacaksın' dedi, öyle de oldu. İlk koleksiyonumu vizon şovda sergiledim. Orada da giysi adediyle katılınıyor. Yedi elbise, on elbise, 20 elbise. Daha doğrusu paranıza göre belirleniyor. Benim çok param olmadığı için ben yedi elbiseyle katıldım.
Aileniz size maddi anlamda destek oldu mu? C.A.: Evet, varlıklı bir ailem var ve atölyemi tuttuğumda bana destek oldular. Paris'e gittim kumaşlar aldım vesaire. Beni yalnız bırakmadılar. Fakat Vizon Şov'a katıldığımda yedi elbiselik senet imzaladım Cengiz Abazoğlu olarak. Tabii ki güven vardı. Ödeyemesem baba bana para ver diyebilirdim ama bu gerekmedi; o yedi elbisem o kadar beğenildi ki... O elbiselerden ürettim ve senedi kendi başıma ödedim. Sonraki yıllarda insanlar benim şovda olup olmadığımı sormaya başlamışlardı. Öyle ki Vizon Şov'a üçüncü katılışımda benden para almadılar. Bir moda tasarımcısı olarak hiçbir zaman 'olmuştum' demeyeceğim, şu anda da olmadım ama belli bir kitle beni öğrendi. Ben de hayatta en sevdiğim şeyi o kadınlar sayesinde yapar hale geldim. Hep diyorum; benim mesleğim hobim. Bir de üstüne para veriyorlar.
Sizin farkınız neydi? C.A.: 1989 yılında işte o yedi elbisede çoğu modaevinin yapmadığı bir şeyi yaptım; o da asimetriydi. Asimetrik kıyafetler o kadar ilgisini çekti ki insanların. 16. yüzyıldan bu yana U yaka, V yaka, kare yaka, balon kol, karpuz kol, yapılmayan hiçbir şey yok. Tek simetride kalmışlar. İnsanların hâlâ ilgisini çekiyor ve bu benimle beraber devam ediyor ama tabii sizde bir yenilik görmezlerse bırakır giderler. Her sezon kendinizi yenilemelisiniz. Sizin elbisenizle 500 kişilik bir balo salonunda orada fark edilmesini sağlamazsanız onun gözünde bir anda sıfıra inersiniz. Bu her moda tasarımcısı için geçerli.
Sizin giysinizi giydiklerinde kadınları nasıl görmek istiyorsunuz C.A.: Kadınları çok seviyorum. Çok zekiler ve onları asla kandıramazsınız. Bir şeyi beğenirlerse onun arkasından muhakkak gider ve hak ettiği değeri verirler. 23 yıllık meslek hayatımda hep onlar en güzel günlerinde mutlu olsunlar, kendilerini özel hissetsinler ve bir gecelik dahi olsa star olsunlar istedim. Benim için bir ünlüye kıyafet yapmakla üç çocuklu bir ev hanımına elbise yapmak hiç fark etmiyor.
Beğenilmeyi önemsiyor musunuz? C.A.: Bizler beğenildikçe ruhunuz okşanıyor. İnanın maddi tarafı değil, beğeni önemli. Kendimi en özgür hissettiğim yer podyumum. 12 - 15 dakikada bir hikâye anlatıyorsunuz orada. Ben hâlâ heyecanımı kaybetmedim. Hâlâ en güzel elbisemi ürettiğimi düşünmüyorum. Her yeni koleksiyona da bu heyecanla başlıyorum.
Kendinizi şanslı hissediyor musunuz? C.A.: Tabii... Her gün bir mutluluğa tanıklık ediyorum. Muazzam bir duygu bu. Tanrı'ya şükrediyorum çünkü mesleğim kendimi çok iyi hissetmemi sağlıyor. Bir telefon geliyor örneğin çok sinirleniyorum. Sonra atölyeye geliyorum. İşlemenin bir bölümü bitmiş, onu görüyorum, 'Allaaah, harika oldu' diyorum, unutuyorum her şeyi. Benim mutsuzluğum uzun sürmez zaten. O mutsuzluğun içinde muhakkak küçücük bile olsa iyi bir taraf bulurum ve ona odaklanırım. Ben de tabii ki acılar çekiyorum, ben de demirden değilim. Dibe vurduğum anlar benim de oluyor ama böyle yapmazsanız hayat çekilmez hale gelir.
Hayata böyle yaklaşmayı size aileniz mi öğretti? C.A.: Bana 'bu şekilde davranacaksın' şeklinde bir şey öğretmediler. Babam örneğin kendi babasına karşı büyük saygı gösterirdi ama hiç bana 'Saygı göster' demedi, ben kendim gösterdim. Neredeyse 25 yaşında kadar babamın yanında sigara bile içmedim ben. Saygı ayak ayaküstüne atmakla ilgili değil, başka türlü bir şey. Örneğin annemler bana, atıyorum, 'Kumar oynama' demedi ama ben zaten oynamadım. Ne bileyim, okulu kırdığım zaman bile bana avaz avaz bağırmadılar.
Okulu kırıp ne yaptınız? C.A.: Adaya kaçmıştık arkadaşlarımla. Bir de vapuru kaçırdık, kaçırınca da eve geç kaldık. O zaman cep telefonu yoktu. Onlar da paniğe kapıldılar. Hemen okula telefon; acaba geç çıkma durumu mu var? Tabii bütün foyamız çıktı meydana. Bununla ilgili ne bir fiske ne bir şey. Sadece yaptığımın yanlış olduğunu uygun bir lisanla anlattılar. Belki bana iki tokat atsalardı her hafta kaçacaktım. Çocuk işte hamur gibi yoğruluyor böyle. Önemli olan nasıl yoğurduğun.
Nasıl bir aile yapınız var? C.A.: Biz birbirine kenetlenmiş bir aileyiz. Bazı günler annemler, iki kızkardeşim, eşleri, eşlerinin aileleri, yeğenlerim, bir araya geldiğimizde o kadar keyifli bir ortam oluyor ki... Büyük masalarda uzun süren yemek sofraları çok güzel oluyor. Herhalde ben evi seviyorum. Evde geçirdiğim zamanlar işimden sonra kendimi en mutlu hissettiğim zamanlar.
Anne babanızı sık görür müsünüz? C.A.: Daha bu pazar annem, babam, üçümüz kahvaltı yaptık. Gazete okurken kafam annemin koynundaydı. Pazarları onlarla olmaya özen gösteririm.
Zorluklara karşı nasıl durursunuz? Örneğin en son sizi itham ettiler bir başka modacıyı taklit etmekle. C.A.: Çok samimi cevap vereceğim. Geçen koleksiyonda güçlü kadını temsil etsin diye kuşlar koydum başlara. Kartallar yaptık; bir heykeltıraşla oyduk gövdeyi, sonra ben tüyledim taşladım üzerini ve büyük beğeni topladı. Hatta defilede Marie Claire Fransa'nın editörleri de vardı. Hepsi çok beğendi. Burada da çok güzel yazdılar. Bir gazete de benim koskoca kartalımı algılayamayıp şöyle dedi; 'Efendim Marc Jacobs'ın tavşan kulakları havada duruyormuş, Cengiz Abazoğlu'nunkiler yana doğru gidiyormuş.' E şimdi ne yaparsın?
Nasıl tepki verdiniz? C.A.: Kahkahalarla güldüm, sinirlenmedim bile. Kanıtı ortada. Fotoğrafta görüyorsunuz. Hayatımda hiç yapmadığım bir şey yaptım, bir mail yazdım; 'Ya oku öğren ya da bilgisayarının çözünürlüğü yetmiyorsa gazeten sana alsın, paran yoksa da ben sana alayım...' dedim. Dalga geçmek zorundasınız. Daha sonra yakın çevresinden birkaç kişi pişman olduğunu söyledi. Gözünden kaçmış da bilmem ne... Arada işte böyle şeyler olabiliyor.
Hiç lanet ettiğiniz oldu mu? C.A.: Hayır, o anda bile lanet etmedim. 'Amaaan' dedim. Gerçekten yapmış olsam o zaman lanet ederdim.
İnsan Paris Moda Haftası'na bu şekilde gidip kendini köstekler mi? C.A.: Bunu kim yapabilir? Üstelik ben oraya yardımla gitmiyorum ki. Kendi kazandıklarımı kenara koyup bir seyahate ya da bir Cartier saate tercih edip gidiyorum, mesleğime yatırım yapıyorum. Kaldı ki bu kadar yıldan sonra ben defile yapmasam bile kemikleşmiş bir müşteri portföyüm var. Yaptığım sürece öyle devam eder gider ki ben daha ilk çıktığım günden beri mesleğimin gerekliliklerini yerine getiren biriyim. Yılda iki koleksiyon hazırlayan, moda çekimini yapan... O zaman moda tasarımcısı olmazsınız.
Başka moda tasarımcılarını kıskandığınız oluyor mu? C.A.: Benim de kıskandığım oluyor; 'Böyle bir şeyi nasıl düşünemedim!' diyorum. O kadar yetenekli insanlar var ki... Ama sonra geçip gidiyor. İnsan bile bile dünya platformuna çıkarken yapamaz bunu. Aklıma Devrim Arabaları geldi biliyor musunuz? Filmin mantığı şuna oturtulmuştu; başarı eşittir cezasız kalmaz. Beğeniler farklı olabilir. Ayrıca kötüye de kötü yazacak, hakkı tabii ama bu başka bir şey. Ben mesela böyle bir iş yapıyor olsaydım ve diyelim bir şey yakalasaydım, önce arardım o kişiyi ve doğruyu öğrenirdim. Herkes yaptıklarımı beğensin gibi bir derdim hiç olmadı benim. Yok böyle bir şey! Beğenmeyebilirsin ama emeğe saygıda kusur etmememek lazım.
Hırsla aranız nasıl peki? C.A.: Tabii ki her insan gibi hırslarım var ama hırslarımın beni bitirmesine asla izin vermeyecek gibi de bir yapım var. 23 yılda bir kere böyle bir şey olması çok da mühim değil. Zavallı Marc Jacobs ya da Elie Saab için neler diyorlar. Bu çok da mühim değil. Zaten modayı çok fazla ciddiye almamak lazım. Yoksa içinden çıkılmaz bir hale gelir hayat. Hayatta giyim kuşamdan başka şeyler var, başka giyimler var; beyinleri giydirmek, ruhu giydirmek gibi...
2004 Kâinat Güzeli Jennifer Hawkins; 2010 yılında bu kez Marie Claire'in yüzü olarak karşımızda. 26 yaşındaki Avustralyalı model stiline dair ipuçlarını bizimle paylaşıyor.