|
|
Marie Claire Türkiye
ANASAYFA
EDİTÖRDEN HABERLER
MODA
GÜZELLİK
LİFE STYLE
SÖYLEşİ
YAşAM
YARIşMALAR
Video
BU AY DERGİDE
Yahşi Batı'nın oyuncuları Demet Evgar ve Cem Yılmaz'la komedi tadına bir röportaj...
Marie Claire Ocak 2010

Marie Claire: Yahşi Batı'nın hikayesi nasıl şekillendi?

Cem Yılmaz: Temelde beni harekete geçiren değişik film yapma merakı. Değişik tabii çok havada bir tabir. Çok fazla görmediğimiz şekilde şekillensin; görseliyle, hikâyesiyle, oyunculuğuyla eğlenceli olsun. Ortaya çıkışı böyle oldu. Bu ve bunun benzeri işler yapagelip bundan sonra da bu ve bunun benzeri işler yapacağız. Olağanın dışında olması, biraz yaparken zorlaması hoşumuza gidiyor. Kolay iş çok cazibeli gelmiyor. Bir şeyleri kotarmaya çalışma beni daha harekete geçiriyor. Niye kovboy filmi dersen, filmin kovboy değil de dönem filmi olarak adlandırılması daha çok hoşuma gidiyor benim. Tabii ki de çıkış noktasında aramızda (Ses tonunu değiştirerek) "Kovboy filmini yapıyor muyuz?" diye kodluyorduk. Sonunda İstanbul'da çekildiğine inanılmayacak bir şey çıktı ortaya. İşte sinemanın büyüsü.

M.C.: Hayal edileni gerçekleştirmek sinemanın en zor kısmı olmalı.
C.Y.: Bu mecrada tecrübe kazandığım için bende bir tür sigorta gelişti. 'Yapılabilir'le hareket ediyorum. Zor olmasını tercih ediyorum o ayrı. Kovboy sineması yapabilir miyiz'in cevabını almak benim için çok kolay. "Alo Hakan, yapabilir miyiz?" O da "Yaparız" derse yaparız çünkü onunla daha önce çağlar öncesine ait mağaralar yapmışız Afyon'da. Kostüm de aynı şekilde. Gülümser'e sorduğumda "Yaparız" derse, bu beni yazmaya teşvik eder. Ekibin olurunu almadan çok fazla yürümüyorum. Yazarken uçup uçup sonradan da; "A meğer bunu yapamazmışız" deyip üstünü çizmiyorum. Yapılamayacak şeye yeltenmemek sinema yapan adam için çok önemli. Bazı şeyler parayla çözülmüyor çünkü.

M.C.: Bu sadece sinema için mi geçerli yoksa her konuda bu kadar garantici misin?
C.Y.:
Dışarıdan baktığınızda her şey risk gibi görünür. Mesela tek başına sahneye çıkıp bir şey anlatmak da total bir risk. Eğer sunduğun şeyden eminsen, ne olmadığına dair bir fikrin varsa, kendine güven orada devreye giriyor. Ben neyi yapamadığımı çok dikkatli seçtiğimi düşünüyorum. Bu sayede hata yapma oranın düşüyor. O nedenle oradan çok fazla yara almadım. Ben çok arzulu, istekli bir kimse değilim. Belki de ondan yalnızca gerçekleşebilir hayallerin peşinde koşuyorum. O bir emniyet. Garanticilik...

M.C.: Biraz sert bir ifade oldu değil mi?
C.Y.:
Garanticilik kurnaz bir şey kokuyor. Çok öyle değil benimki. Zanaatta garanticilik vardır ama sanatta yoktur. Ben ikisinin ortasında bir yerde durmayı daha sağlıklı buluyorum. Temelde olan şey ne biliyor musun; dozunda bir çılgınlıkla dozunda kontrol en güzeli. Mesela sahnede anlatacağınız şeyi tartıp biçer bir havada olursanız pek bir lezzet de olamaz. Doz yaşına geldik!

M.C.: O doz hayal kırıklığı ya da başarısızlık için oluşturulmuş bir savunma değil mi?
C.Y.:
Tabii... Kendin için ama... Geçenlerde bir arkadaşımla konuşuyordum. Sinemada çok başarısız olduğumu söyledi. "Çok başarısızsın" dedi.

M.C.: Nedenmiş?
C.Y.:
Şimdi bunu dedi ama önemli olan onun öyle demesi değil, benim nasıl hissettiğim. İnsanlar yaptığı işlerde üzülürlerse herhalde başkasının bunu söylemesinden daha önemlidir. Benim için öyle. Ben başkalarının fikrine aşırı önem veririm, hastalık derecesinde önem veririm. Mesleğimle ilgili öyle bir şeyim yok ama.

M.C.: Negatif yorumlar seni durdurmuyor yani...
C.Y.:
Durdurmuyor, bir de fikrimi de değiştirmiyor. Çünkü ben yapabildiğim kadarını yapmaya yönleniyorum. Filmi bu şekilde kotarmış olmamı, ancak bu kadarını yapabilmem'e bağlıyor. Başkası yapmaya yeltenip yapamadığımı düşünüyor, bu olabilir. Onun da algısı başka yönde. Şu mesela aslında sevindirici bir şey; birisi gelip diyor ki (Sesini kalınlaştırarak), "Senden daha iyi şeyler bekliyorduk." İyi bir şey bunu duymak. Çok fazla iyi niyetlisin bana karşı, (Gülerek) bari kırıcı olma... Ama ben çok memnunum. İnsanın kendi memnun olmasından daha önemli bir şey yok. Bir de yaptığın iş ne kadar önemli? Bir film kadar önemli. Bir film ne kadar önemli? Herkese göre değişiyor. Bestekârlara derler ya; "Hangi eseriniz sizin için özel?" diye. "Hepsi benim çocuğum." Tüm dünyada sanatçı eserine hassasiyetle yaklaşır. Ben sinema filmine bir sinema filmine olduğu kadar mesafeliyim. Ne köklü bir (Sesini değiştirerek) "Onlar benim çocuklarım" durumundayım ne de benim için önemsiz. Güzel bir film izliyorsun, bu insanda hoş bir his bırakıyor. E güzel bir filmi yapmışsın, bir de içinde oynamışsın, o daha tatlı bir duygu. Geriye öyle bir şey kalıyor hissiyatındayım.

M.C.: Gösterilerde o sözler havaya karışıp gidiyor değil mi?
C.Y.:
Tabii... Kaydetmesek hele iyice gidecek. Şimdi ortalamanın zihninde Cem Yılmaz filmi denen şey benim de içinde katkım olan bir operasyon. Bunu idrak edeli çok oluyor. Bir ara şöyle diyorlardı, duyuyorum (Her seferinde farklı bir tonda ya da konuşma tarzında kullandığı sesini yine değiştirerek) "Cem'in zaten iki milyon seyircisi var ağğğbi!" Kısmetsizliğe maruz kalıp da çok güzel olduğu halde izlenmemiş filmler yok mu? Binlerce var. Bana denk gelmedi. Benim şansım sahnede de öyle. Bu kadar zaman bu işi yaptıktan sonra şunu hissediyorum; ne kadar şanslıyım ki canımın istediği, hakikaten marjinal olabilecek bir mizah anlayışıyla yapıyorum işimi ve bu kadar da yaygın. Bu şans. Şahsi bakış açımın topyekün bir millet tarafından paylaşıldığını düşünmüyorum ama bazısı eğlencelik olarak izliyor, bazısı gülüp geçiyor, bazısı derinlik arıyor. Yaptığınız işin bu kadar çeşitli bir kitleyle buluşuyor olması zevkli bir şey; ki ben iş gibi bakmıyorum, o beni çok ferahlatıyor.

M.C.: Aklındaki isim baştan beri Demet miydi?
D.E.: (Kahkaha atarak) Beni düşünerek yazdı.
C.Y.: Bunu hepimiz biliyoruz, öyle değil.

D.E.: Sonunda doğru bulunur işte.
C.Y.: (Demet'e dönerek) Bunu sana söyledim ama değil mi? Sürpriz değil. Ben bu kardeşimizle zaten bir şeyler yapmak istiyordum ama sosyal çevrede pek görüşemiyorduk. Projeye başlamadan önce görüştüğüm başka bir arkadaşım vardı ama olmadı.

D.E.: Benim açımdan da şöyle oldu. Oyuncular belirlenmiş, okuma provalarına başlanmış, gazetede haberi çıkmış ama benim haberim yok. Babam aradı beni; "Demeeet, bu filmde sen oynamalısın. Kalamiti Ceyn diyorlar. Hatırlıyor musun küçükken hep Kalamiti Ceyn olurdun?" İki gün sonra Cem'den telefon geldi. Babam yaptı yani.
C.Y.: Mistik olaylara inanırım ağabey. Güzel oldu, beraber çalışmayı ertelememiş olduk. Ne olursa olsun Demet bir gelenekten geliyor. Çok yetenekli bir oyuncu. Biz de bir gelenekten geliyoruz, o da karikatür. Benim geniş bir oyuncu çevrem yok. Mazhar Ağabey'le oynamak, Özlem Tekin'le oynamak geliyordu aklıma. Özkan Ağabey de öyle... Genelde amatör oyunculardan bir kadro yapıyorduk. Amatör oyuncu derken Ozan Güven'i de katıyorum.( İkisi de kahkaha atıyor.) Yahşi Batı'daysa bir baktım ki oyuncu olmayan bir tek ben varım.

D.E.: Sen oyuncusun abi.
C.Y.: Tamam, bunu söyle diye demiyorum eşek sıpası... Sevindiğim şey şu, bizim memlekette on yıl önce tartışılan şeyler kim oyuncu, kim değil gibi, artık tartışılmıyor. Şimdi artık bir tane doğru var, herkes buluşuyor orada. (Dedikodu yapar gibi sesini kısarak) "Baba yani bizim filmin yönetmeni ama kimse de kusura bakmasın ama yani..." demiyor kimse.

D.E.: (Gülerek) Bu ses tonlarını yazıda nasıl vereceksin merak ediyorum.
C.Y.: Bütün hayatım boyunca röportajlarda ondan battım ben zaten. Sonunda ünlem olan bütün lafları benim söylediğimi zannettiler. İnsanları bir araya getiren şey çocuksu ruhla, tutkuyla bir iş yapmaksa disiplin, kıl, tüy önemli olmuyor. Disipline bir diyeceğim yok ama gelmemek de var o disiplinden.

M.C.: Filmin kadın karakterinden bahsedelim mi biraz?
D.E.: Kalamiti Ceyn menşeili bir karakter. O kostümleri giyince insan bir anda havaya giriyor zaten. Zor koşullarda tek başına büyümüş. Kendini bıyıklarıyla beraber doğaya bırakmış. Sonra onun değişimini göreceğiz. O silahlar patlatan kadının içinden başka bir kadın çıkacak.
C.Y: Sanki bir çizgi roman vardı da biz filme çekmişiz gibi geliyor bana.
D.E.: Evet, masalsı bir yanı var bütün kahramanların.

M.C.: Cem çalışırken nasıl biri?
D.E.: Çok disiplinli. Bir kere her şeyden öte kıskandım onu...
C.Y.: (Yine farklı bir tonla) Pahalı pahalı arabalara biniyor... (Kahkahalar) Niye kıskandın canım söylesene?
D.E.: Bir şey yazıyorsun, kendi filmin oluyor. Başta kendini sonra diğer herkesi inandırmışsın. Bir hayalin var ve herkes o hayale ortak olmak istiyor. Bunu hem çok güzel süspanse ediyorsun hem de tadını çıkarıyorsun...
C.Y.: (Sesini değiştirerek) Ah, o ne çileli süreç ooo...

M.C.: Kıskanma ve eleştiri konusuna gelecek olursak "Osmanlı konusu tuttu, Cem Yılmaz o yüzden bu filmi yaptı" derler mi acaba?
C.Y.: Ne yapıldı ki? Bizim yaptığımız gibi bir film yapıldı mı? Herkes desin diye yapıyoruz zaten. İşimiz bu. O kadar da şımarıklık olsun. Edep var, terbiye var, disiplin var ama bu da biraz şımarık bir iş canım. Biz şimdi koskoca adamlar, ikimizin de evde çocuk bakıyor olması gerekiyor. Bak kendimizi şekilden şekle sokuyoruz. Hoş Ozan'ın çocuğu var. Zafer Ağabey'in de.
D.E.: Bir biz yapamamışız.

M.C.: Onlar da nasıl fırsat bulmuşlar bilmiyorum.
C.Y.: Valla benim yıllar önce yaptığım tespit şu; çocuğu yapma anı zevkli de bakması zor.

M.C.: Bir de herkesten yapılmaz çocuk...
C.Y.: Ben mesela etrafımdaki bazı arkadaşlarıma bakıyorum, şimdi Demet yanımda diye ona bakıyorum, bu çocuk yapsa ne iyi olur memleket için diyorum. Gelgelelim en ufak bir şeyi yaparkenki rahatsızlığını düşünüyorsun insanın, bir de insan yaparkenkini düşünsene... Film yaparken bile 20 kramp geçiriyorsun.
D.E.: Film yapmaya benzemez çocuk yapmak... "Herkesten çocuk yapılmaz" dedin ya, ben kendime bakıyorum; benden çocuk olur mu? Olabilir dediğim an yaparım. 'Anne olabilirim de baba nerede' gibi bir durumum yok benim.

M.C.: Belli yaştan sonra bu istek doğal olarak gelişir diyorlar.
C.Y.: Yok yok daha da zor oluyor.

M.C.: Erkek olarak senin için bir sorun yok ki; 60'ında da baba olabilirsin.
C.Y.: Anthony Quinn havası mı gördün bende? (Kahkahalar) Ben öyle bir film karakteri olmak istemiyorum ki. Mesela 50 yaşındayken 20 yaşında kızlarla çıkmak istemiyorum. Yakışır, yakıştırırım ama onlar film karakteri. Hayatım öyle olsun istemem. Hayatım bir roman falan! Niye hayatım roman olsun? Sevmem öyle şeyleri. Üniversitede sordular "Çocuk sahibi olmak istiyor musunuz?" diye. Ben daha kendimi yapamamışım dedim. Çocuğu nasıl yapacağım?

M.C.: Geceleri uyanmak da zor iş değil mi?
C.Y.: O kadar basit değil. Uyanırım uyanmasına da mistiğini çözemiyoruz işin. Fizik, kimya malzemeleriyle olmuyor sadece, çocuğun ruhunu da biri koyuyor. Sevmen lazım çocuğunu. Ben çocuğumu sevmeme ihtimalinden çok korkuyorum. (Ayağa kalkıp şımarık çocuk taklidi yapıyor) Merhaba Baba! (Demet bu dakikalarda gülmekten konuşamaz hale geliyor.) Ben çocuğumu sevmek isterim. (Gülerek şarkı söylemeye başlıyor) Sevmek, sevmek isterdim / Nereden bilirdim / Sevenler ağlarmış...

M.C.: Bizim babalarımız annelerimiz nasıl yapmışlar bizi acaba? O kadar düşündüklerini sanmıyorum.
C.Y.: Yani ben görmedim.
D.E.: Benimkiler de çok düşünerek yapmamışlar herhalde. Üniversitedelermiş. Annem bana hamileyken diskoya giderlermiş. Arabanın arkasında eşyalar dururmuş, sancısı tutarsa direkt doğuma gitsinler diye.
C.Y.: Disko çocuğusun yani.
D.E.: Aynen öyle...
C.Y.: 30 yaşından önce nasıl çocuk yapsın insan? Ne zaman yapsın? Kolay bir şey değil, takdir ediyoruz.
D.E.: Arada büyüyen bir şey değil ki...

M.C.: İnsanlığın sonu böyle gelecek belki de.
C.Y.: Yo, o kadar da Helmut Amca gibi oturmayacağız, yaparız da, iyi bir şey ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Çocuk yapıyorsun, oldu sana Chucky. Beş yaşından sonra ben onu aldıramam da. Üç tane yapalım biri iyi çıksın diye bir şey yok. Ben bir iki tane taslak yaptım, evde zincirledim. (Çığlıklar atarak çıldırmış çocuk taklidi yapıyor bu sefer) Bana su verdi...

M.C.: Ruh haliniz üretiminizi, işinizi nasıl etkiler? Bir yakınınızı kaybettiğinizde örneğin sahneye çıkar mısınız?
C.Y.: 'Show must go on' (Gösteri devam etmeli) durumu. Ben çıkmam. Beni onlardan ayıran şey o.
D.E.: Allah muhafaza ben de çıkmam. Ama moralim bozuk olduğunda duygularımı tazeleyip sahnede kendimi iyileştirebiliyorum.
C.Y.: İki jenerasyon öncesinde bu sorunun cevabı "E, tabii.." olurdu. Bu önemli bir fark.
D.E.: Ben mesela Beyza'nın Kadınları'nı çevirirken başımdan ciddi anlamda kötü bir şey geçmişti. Ailemden daha rahat atlatabildim. Oradaki enerjimi işime yönlendirdim.
C.Y.: Geçen hafta iş arkadaşımız ani şekilde babasını kaybetti. Adam babasını gömüyor o gün. Kalp krizi geçirdiği araba otoparkta kalmış, arabayı çekiciyle aldırıyor. Sahneye çıkmaktan ne kadar farklı bu? Madende adam 600 metre yerin altında çalışırken sanatçının böyle şeyleri süslemesi çok olağan gelmiyor. Ne olursa olsun hayat herkes için devam ediyor.

M.C.: Zaman zaman depresyona girer misiniz?
C.Y.: Hiç bilmiyorum ki depresyonu...
D.E.: Ben de bilmiyorum.
C.Y.: Gerçekten depresyon nedir bilmiyorum. Eve kapanmaksa, ben 37 senedir evdeyim. Tek başına uzun süre vakit geçirmekse evet. Bundan gayrı hayatım hiç olmadı. Kendi kendine konuşmaksa, tamam. (Kahkaha) Ama bu benim neşemi alıp götürmüyor.

M.C.: Depresyon olunca fazla umutsuz oluyorsun, kendini değersiz hissediyorsun.
C.Y.: Bana çok insani geliyor bunlar.
D.E.: Öyle bir lüksümüz de yok belki de.
C.Y.: Tedavi edebilecek birini bulacağımı sanmıyorum.

M.C.: Psikoloğa gittin mi hiç?
C.Y.: Hayır, gitmedim ama çok okudum bu konuda. Psikanalize inanmıyorum. İnşaat halinde bir bilim. Şu depresyondur, bu şizoittir hep vakalar üzerinden gidiliyor.

M.C.: Aşk acısı yaşadınız farz edelim. Terk edildiniz ve çok fenasınız.
C.Y.: Allah Allah hiç denk gelmedi.
D.E.: Aşkla ilgili öyle bir şey ben de yaşamadım. Çok ağır yaşadığım aşklar oldu ama umudumu hiç kaybetmedim.
C.Y.: Aşkın acı bir şey olduğuna inanmıyorum. Birini seviyorsunuz mesela, o sizi sevmiyor gibi mi? Denk gelmedi ne yapayım? Böyle bir şey başıma geldi tabii ki ama buna üzüldüğümü hatırlamıyorum.
D.E.: Ben kaderine inanan biriyim. Kaderimin her zaman daha iyisini getireceğine inanıyorum.
C.Y.: Oğlum, 'Kalpsizler' demesinler bize... (Şarkı söylüyor) Kalpsizsin / kimseyi sevmezsin...
D.E.: Çevremdekiler de izin vermez öyle olmama. Işık dışarıdan gelen bir şey değil.
C.Y.: Ooo... İmza Floryalı Hasan... (Kahkahalar) Şöyle bir şey var; hepimiz bir sürü derdi olan insanlarla görüşüyoruz, kendi dertlerimiz oluyor, sonra bu terapi dediğimiz şey, hele modern toplumda yaşam koçluğu denen kıllar, tüyler, hepsini okuyoruz, dinliyoruz filan ve anlıyoruz ki 'sevgi içmizde' gibi bizi gülümseten bir klişeye bağlanıyor. E sevgi içimizdeyse o zaman ne verdik bu terapi parasını oluyor.

M.C.: Onu fark ettirmeye çalışıyor sana.
C.Y.: (Parmaklarıyla havada çift tırnak işareti yaparak) Farkındalık yaratmak. Bana farkındalık yaratacak adama ben bir ödeme yapmam. Biz o işten para kesiyoruz zaten.

M.C.: İnsan Demet gibi kendini işine veremeyince, bir alan yaratamayınca gidiyor psikoloğa...
C.Y.: Bana biraz para tuzağı gibi koktu bu...

M.C.: Değil aslında... Veya doğru, şahsen ben çok para harcadım. (Kahkahalar...)

D.E.: Ben etrafıma bunu parasız yapıyorum.
C.Y.: Ben büyük arkadaş grupları olan insanlardan olmadım hiç. En yakınlarımla bile oturup derdimizi konuşmayız. Hayatın doğal akışında insanların dertleriyle yalnız kalma zorunluluğunu çok erken keşfetmişiz demek ki. Hiç kimse tedavi edemiyor belli ki. Paylaşmak denilen şey eğer bir tedavi yöntemiyse bu olabilir. Kaldı ki sahneye çıkmayı terapi gibi düşünelim benim için, o sonra benim başıma bir sürü dert açıyor. "Komikti, değildi, şöyle durdu, bu dediğine gülmedim." Bu bitmez bir kısır döngü.

M.C.: Bu arada her aşk acısı da insanı depresyona sokmaz.
C.Y.: Şu aşk acısı neymiş çok merak ettim.

M.C.: Bu yaşadığın aşk senin için değersiz olduğundan değil, değil mi?
C.Y.: Elbette... Depresyon halini tarif ediyorsan benim de örneklerime uyuyor o hal ama o hal benim normal günlük rutinime benziyor. Diğeri lunapark gibi bir hayat olur.

M.C.: Sabah rutin olarak gitmen gereken bir iş yok ya...

C.Y.: Ama oldu ablacığım, hiç olmadı değil. Adam "Saat dokuzda şu kostümle, şurada olman lazım" diyor. Bu da bir baskı. Ya da "20 gün içinde senaryoyu vereceksin" diyor. Ben okul hayatımda bile böyle stres yaşamadım.
D.E.: Kendini salıp salmamakla ilgili belki de...
C.Y.: Sabah dokuzda otele geliyordum mesela, tam üç saat portakal sıkıyordum. O kadar güzel bir işti ki...
D.E.: Etrafını suçladığın an bittiğin an oluyor. Her şey insanın kendi elinde.
C.Y.: Marie Claire okurlarını da bayağı aydınlattık. (Ses kayıt cihazına yaklaşarak) Evet, kızlar... Kızlar, dediğimiz gibi yaparsanız bence... Baksana, yarın ikimiz de intihar edermişiz.
D.E.: Mektup bırakırız arkamızdan; "Çok sevdim!"
C.Y.: (Eliyle boynunu tutup kendini asmış gibi göstererek) Güzel röportajdı, teşekkür ederim...

Galeri
 
 


Yorumlar
Siz de Yorumda Bulunun
Yorumda bulunabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir


2004 Kâinat Güzeli Jennifer Hawkins; 2010 yılında bu kez Marie Claire'in yüzü olarak karşımızda. 26 yaşındaki Avustralyalı model stiline dair ipuçlarını bizimle paylaşıyor.
"En gösterişli tasarımı giyerdim..."

"Kendimi en sade ve duru halimle görmek isterdim..."
"Kırmızı halıda en iyisi cesur olmak!"
Alman fotoğrafçı Gerrit Starczewski Dans Eden Ayakkabılar kitabında, beş yılda ayaklarını çektiği 400 müzisyenin ruhuna ayna tutuyor.

Arama
Bu Ay Dergide
 
Kendine özgü cool çekiciliğinin yanı sıra gün geçtikçe genişleyen aile...
Marie Claire Video
 
Elie Saab Sonbahar/Kış 2010
Paris Moda Haftası - WireImage Video/Serimaj
Hemen İzle
ERDEM Sonbahar/Kış 2010
Chloe Sonbahar/Kış 2010
Editörden Haberler
 
Istanbul, 16 Temmuz-28 Ağustos...
 
MARIE CLAIRE DUYURULAR
 
Marie Claire
Defileler
 
2010-11
Sonbahar - Kış
Koleksiyonlarının
500 En Çarpıcı Modeli
 
BU HAFTA EN ÇOK OKUNANLAR
EN YENİ HABERLER
ANASAYFA
|
EDITÖRDEN HABERLER
|
MODA
|
GÜZELLIK
|
LIFE STYLE
|
SÖYLEŞI
|
YAŞAM
|
VIDEO
|
BU AY DERGIDE
|
GİZLİLİK
|
KULLANIM KOŞULLARI
|
BİZE ULAŞIN
|
KÜNYE
İlginizi Çekebilecek Diğer Dergilerimiz
|
|
|