Ozan Güven...Sıcak, mütevazı, hınzır, olduğu gibi, dikkatli ve hassas...
Ozan Güven risk almayı seviyor... Bunu kanıtlarcasına, mesleğine dört yıl gibi uzun bir ara vermekten ya da sinemada daha önce benzeri olmayan karakterleri canlandırmaktan çekinmiyor. Şimdi dört yıl aradan sonra söz onda...
Hep merak edilmiştir sanırım. Bir İstanbul Masalı'nın ardından, en popüler olduğunuz dönemde izinizi kaybettirip, çok uzun bir süre çalışmadınız. Neden? Öyle daha iyi oluyor ya... Ne ben bıkıyorum yaptığım işten ne de izleyenler. Bu tamamen kişisel tercihim... Bir işe başlıyorsunuz ve iki yılınız tamamen ipotek altına alınıyor. Bittikten sonra da biraz geride durmak gerekiyor. En azından ben buna ihtiyaç duyuyorum. Orada süslü bir hayat var ya hani, o hayata çok da alışmamak lazım. Ben kendimi hep korudum o hayattan ya da 'çekinik kaldım' diyeyim.
Oyuncular söz konusu olduğunda bu bizim çok da alışık olmadığımız bir tercih oysa. Türkiye'de oyuncular ne yazık ki dizi karakterleri ile anılıyorlar hep. Dolayısıyla Bir İstanbul Masalı'nın hemen ardından bir başka diziye başlasaydım, 'Demir yeni bir işe başlamış' diye algılanacaktı, Ozan değil! Bu da bir oyuncu için çok sıkıcı... Her hafta ekranda olmak da öyle. Ben çok daralıyorum bu durumdan. 'İki yıl çalıştım bu yeterli, bir sonraki iki yıl hiç çalışmayacağım' diye karar alıyorum. Sonuçta oyunculuk ömür boyu yapılan bir meslek. O yüzden aralıklarla çalışarak hem kendimi besliyorum hem de yeni projeler üzerine çalışıyorum.
Neler yaptınız ara verdiğiniz o uzun dönemde? Son sınıfta konservatuardan atılınca askere gittim...
Atıldınız mı? Neden? Devamsızlıktan... Çalışıyordum, mecburen okula ara vermek zorunda kalmıştım. Sonra 15 ay askerlik yaptım. Ankara'daydım.
Askerlik sizi de içe doğru yönlendirdi mi? 15 ay düşünmek için çok uzun bir süre. Düşün düşün bitmiyor. Bu hem iyiydi hem de kötü. Hayatım boyunca hiç o kadar tek başıma kalmamıştım. Bütün yetkilerim elimden alınmış gibi hissediyordum. 'Çıkacağım ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak' diyordum kendi kendime. Kaygıdan değil, sadece öyle hissediyordum. Bir daha; 'Kamera, motor' dendiğinde, sanki başaramayacakmışım gibi hissediyordum. Bana utana sıkıla; 'Ya Ozan sana ne oldu? Oynayamıyor musun artık?' diyecekler gibi geliyordu. Allah'tan çıkar çıkmaz A.R.O.G başladı ve bana ilaç gibi gelen bir set oldu.
Nedir Cem Yılmaz ile çalışmayı özel kılan? Cem ile çalışmayı şuna benzetiyorum. Mahallede oyun oynarsınız. En azından bir sapan yaparsınız ama don lastiğinden değil de, biraz para biriktirip eczaneden serum hortumu alırsınız ve onunla yaparsınız. O daha bir emek gerektirir, daha şık durur, daha bir lezzet katar. Cem de filme lezzet katmak için hep böyle çalışıyor.
Yönetmen ile uyumlu hareket etmeyi mi tercih ediyorsunuz genellikle yoksa muhalif yanlarınız var mı? Yönetmen beni zorlarsa ben de onu zorlarım. Bir şey yaparsınız, yönetmen bir şey daha ister. Onu da yaparsınız, bir şey daha ister. Yine yaparsınız ama sonra başka bir şey istemez. Bence bir şey daha istesin! Benim için hiçbir sakıncası yok. O çok keyifli bir şey işte. Ben Türkan ile (eşi) böyle bir şey yaşadım İkinci Bahar'da. Sonra da bir daha çalışmama kararı aldık. (Gülüyor) Yine de zaman içinde belirli aralıklarla yine çalıştık ve tatlı sert bir çalışma ve çatışma ortamı oluştu aramızda. Şimdi herhangi bir aksilik çıkmazsa yazın Türkan'ın çekeceği duygusal bir filmde de oynayacağım. Onu da denemek istiyorum tarz olarak. Oyunculuk ilk ne zaman girdi kanınıza? Benim en büyük hayalim futbolcu olmaktı aslında. Deli gibi hem de...12 yaşındaydım. Yerel gazeteler 'İzmir'in gol kralı küçük Ozan' diye benden bahsediyorlardı. O arada da İzmir Belediye Konservatuarı'nda tam üç yıl okudum. Sanıyorum ilk orada etkiledi 'sahne' kavramı beni. Dedim ki; 'Ben oyunculuk da yapabilirim. En azından denemeliyim.' Ama hiçbir zaman; 'İleride mutlaka oyuncu olacağım' demedim. Ortaokula gidiyordum. Önemsediğim, çok daha sevdiğim diğer uğraşlarımın yanında oyunculuk da bir şekilde gidiyordu öylece. Ta ki İkinci Bahar'a kadar... Her şey o dizi ile netleşti. Birdenbire; "Galiba ben bu iş ile para kazanacağım' dedim kendime.
Peki ya evlilik? 2005 yılından bu yana Türkan Derya ile evlisiniz. Ayrılıkla sonuçlanan onca evliliğe tanıklık ederken, siz evlilik hayatını sevmiş ve gayet de benimsemiş gözüküyorsunuz. Evet, evliliği seviyorum. Tam tersi bekârlık daha korkutucu geliyor bana. Dışarısı çok tehlikeli ya... İnsanın dönüp dolaşıp geri döneceği, huzurlu bir evi olması çok güzel. O güven duygusunu seviyorum. Bazen dışarıdaki hayattan korkuyorum. Ona kendimi kaptırmayı hiç istemedim, yoksa toparlanmam zor olurdu benim. Biz birbirine sınırlar koyan bir çift değiliz. Kendi setlerimiz oluyor, kendi arkadaşlarımızla ayrı ayrı da eğlenebiliyoruz ama sonunda döndüğüm bir evim var. Oradan içeri girer girmez de kendimi gayet güvende ve huzurlu hissediyorum.
Peki Ali Ateş'in doğumu ile neler değişti hayatınızda? Bir kere oyuncular gayet ben merkezci insanlar, dolayısıyla çocuk sahibi olmak sizi toparlayan bir gelişme oluyor hayatınızda. 'Ben' kaygısının hiçbir önemi kalmıyor. Bunun da çok faydalı olduğunu düşünüyorum. Bazen boğazıma bir şey düğümleniyor... Yaşadığım en güzel şey çünkü. Hatta; 'Keşke çok daha önce baba olsaydım' diyorum. İnsanı gerçeğe yaklaştırıyor. Dört buçuk yaşında oldu ve çok da tatlı bir herif oldu Ali. Çok şaşırtıyor beni. Gözümün önünde büyüyor olması mucizevi bir şey. Onunla zaman geçirmeyi seviyorum ve oldukça rahat bir baba olduğumu düşünüyorum. O da kafasına göre takılan bir adam. Gittikçe de kendine özgü bir kişilik geliştirmeye başladı. İstediği ile ilişki kuruyor, istemediklerine uzak duruyor. Bu da çok hoşuma gidiyor benim.
Bebekken bire bir bakımına katkıda bulunacak fırsatınız olmuş muydu? Hani o genellikle anneye mal edilen görevleri üstlendiniz mi? Biz de şöyle de bir döngü gelişti kendiliğinden. İki yıl ben, iki yıl da Türkan çalışıyor bizim evde. O dönemde de Ali'ye ben baktım hep. Türkan çalışıyordu çünkü. Altını değiştirmek, uyutmak, gazını çıkartmak, yemek yedirmek günlük rutinimdi. Bence bebeğinin altını değiştirmeyen bir baba oturup iyi bir düşünsün! Acayip bir şey çünkü. Ben Ali'nin her şeyi ile ilgilenmeye çalıştım ilk günden itibaren. Tüm zamanım onundu.
Rahat bir baba olduğunuzu söylüyorsunuz, peki hiç arada sırada alıp başınızı gitmek istediğiniz olmuyor mu? Alıp başınızı gidebilir ve her şeyi yapabilirsiniz ama çocuğunuz olduğunda bunu yapamıyor değil, yapmıyorsunuz! Oysa her şeyi yapabilecek güce sahipsiniz. Ben şimdi kafama estiği gibi alıp başımı gidemem. İşte bu tam da hayatın bir gerçeği! Daha önceki hayatım gerçek değildi bence. Şimdi hiçbir yere gidemem, buradayım. Gidersem, o da benim seçimimdir ve o da çok gerçektir ama somut bir şey var karşımda, o da her gün boyu uzayan bir varlık.
2004 Kâinat Güzeli Jennifer Hawkins; 2010 yılında bu kez Marie Claire'in yüzü olarak karşımızda. 26 yaşındaki Avustralyalı model stiline dair ipuçlarını bizimle paylaşıyor.