Ali MacGraw; üniversite kampüslerini referans aldığı giyim tarzıyla bir şehir efsanesi.
Bugün şehirli, sokak şıklığına dair her ne varsa temeli MacGraw. Öyle ki; yıllar sonra bize aşk hikâyesini hâlâ moda ile anlatıyor. Şimdi, Doğu Yakası'na özgü pahalı okul kızı görüntüsünü sonuna kadar kullanmaya hazır mısınız?
Rosamary Hall ve Wellesley Kolej gibi prestijli iki okuldan mezun olduktan sonra, 1960 yılında Harper's Bazaar Dergisi'nde fotoğraf asistanı, hemen akabinde Vogue'un efsanevi Genel Yayın Yönetmeni Diana Vreeland'ın asistanı, bir sonraki aşamada da model ve stylist olarak çalışan genç bir kadın düşünün...
Boş zamanlarında ise dekoratörlük yapıyor. Beline kadar uzattığı ve ortadan ayırdığı dümdüz saçları, kalın kaşları, daha o zamanlar kendi çevresinde küçük çaplı bir çılgınlık yaratan el örgüsü dar süveterleri, topuklu Oxford tipi ayakkabıları, mini etekleri, şortları, kısa kabanları ve Twiggy'nin tersine sağlıklı zayıflığı ile adeta bir şehir efsanesine dönüşüyor.
New Yorklu... Dolayısıyla; Doğu Yakası'na özgü pahalı okul kızı görüntüsünü sonuna kadar kullanıyor. Ancak tek bir farkla! En büyük silahı doğallığı... Asla makyaj yapmıyor. Bunun da ötesinde karmaşık kombinlerden uzak dursa da, yine de 'bohem' olarak nitelendiriliyor. O spor şıklığı zarif lüks ile birleştiren ilk isimlerden biri! Vreeland MacGraw'u; "Modern klasik" olarak nitelendiriyor ve ekliyordu; "Heybelerine hayrandım. Ali o uyduruk, yapmacık, hesaplı, şık olduğunun farkında olup da kibirlenen kadınlardan değildi." 60'lı yılların sonuna dönelim şimdi... Ali MacGraw; ünlü fotoğrafçı Melvin Sokolsky ile kapak çekimi için çalıştıkları bir gün, depoda bir köşeye atılmış eski, kroşe bir bereyi kullanmalarını öneriyor. "İki gün önce fark ettim ve denedim. Ne dersin?" diye soruyor Melvin'e. Kime ait olduğu bilinmeyen bere kapakta yer alınca derginin telefonları susmak bilmiyor. Mac Graw akabinde 70'lerin ikonik oyuncularından biri halini alıyor.
70'lere Dönüş
Kitapsever, geveze, esprili ve cool... 1970 yılında Aşk Hikâyesi'nde canlandırdığı Jenny Cavalleri karakteri onunla birçok açıdan örtüşüyor. Özellikle de moda hissiyatı... Eski ve yeniyi karıştırmak, moda ve 70'ler... MacGraw her birini küçük porsiyonlar halinde, yalın fakat içerikli bir şekilde birleştiriyor. Kate Moss, Sienna Miller ya da Olsen kardeşlerin günümüzde tekrar revize ettikleri bir dönemin mihenk taşı o. Üstelik şık sokak tarzı ile farklı bir konumda. Filmde; Ryan O'Neil'ın Harvard gardırobunun kadınsı uzantısını sergiliyor.
Gerçek hayatta da öyle... Hatta keskin moda zekâsı onu Time'ın kapağına dahi taşıyor aynı günlerde. 'Bohem minimalizm' günümüzde yeni bir tanım gibi empoze edilse de çok önceleri, 70'lerin başında MacGraw tarafından içgüdüsel olarak uygulanıyor.
Dillere destan uzun saçlarını ise genellikle Melvin'e önerdiği kroşe bereler ya da el örgüsü kar şapkalarının ardına gizliyor. Hatta bu şapkalar moda tarihine 'Ali tarzı' olarak geçiyor sonradan. Zaman içinde de ikonlaşıyor. 1972'ye kadar dört filme imza attıktan sonra, bu kez Grauman's Chinese Theatre'daki oyunlarda kendini sınayan MacGraw; Stüdyo 54 günlerinde ise o müthiş dekolteli gömleğinden gözüken göğüs ucu ile olay yarattığında dahi son derece doğal ve hesapsız.
1978'de Convoy filmindeki ultra seksi görünümü de benzer bir doğallık taşıyor. The Getaway, Players, Just Tell Me What You Want... Her filminde aynı gizli seksapel var. MacGraw; Moving Pictures adlı otobiyografisinde Betty Ford Center'ın ilk ünlülerinden biri olmasına neden olan alkol bağımlılığını ve bilerek, isteyerek hayatına giren erkeklerin gölgesinde kalmayı tercih ettiğini dile getirse de 70'leri simgeleyen ikonik bir figür artık. Moda ikonluğu 24 Ekim 1969'da Prodüktör Senarist ve Yönetmen Robert Evans ile evlendiğinde poster çifti, 31 Ağustos 1973'de Steve McQueen ile evlendiğinde ise unutulmaz âşıklar mertebesine yükseliyor.
New Yorklu Kız
1939 yılında; Pound Ridge, Westchester County, New York'ta İrlanda kökenli bir baba ile dedesi Macaristan göçmeni olan Yahudi bir annenin kızı olarak dünyaya geldiğinde, henüz hiç kimse ince zevkini anne tarafından aldığını bilmiyor.
Bugün; "Moda sektörü genç kızlara aslında uygun bir koca adayı bulmaları için yol açıyor. Biz ise kendi işimize sahip olmanın ve ince zevkler geliştirmenin peşindeydik" diyen MacGraw, reklâmcılık ile uğraşan anne ve babasının yanında o fırsatı da yakalıyor.
Budapeşte'den Amerika'ya göçen büyük dedesi Maurice Klein ise tüm zamanlardaki idolü oluyor. Lise bitiminde bir süre Harvard Üniversitesi'ne devam etse de okulu yarım bırakıyor. Ancak; "Moda zevkim o yıllarda oturdu. Kampüslerin hep gerçek ve özgür moda merkezleri olduğunu düşünmüşümdür. Bu yüzden üniversiteye yakın bir tarzım vardı" diyor geçmişi anarken. Dik yakalı trikolar, jarse mini elbiseler, uzun çizmeler, heybeler, bereler ya da kalın deri kemerler... "Hippi diyemem ama o bohemlikte fakat nasıl görüneceğim kaygısını da taşımadan, rahat ve şık olabilmeyi istiyordum" diyor.
Ahşap düğmeli yün palto ve kabanları, renkli külotlu çoraplarla tamamladığı mini etekleri, kadife pantolonları, kaftanları ile günümüzün 'çaba gösterilmeden şık olmak' kavramını ortaya koyuyor o günlerde. Kendisinin büyük bir hayranı olan Marc Jacobs; "Ali MacGraw'un yeni görünümlü grunge şehirli tarzı benim tüm zamanlardaki favorilerim arasında" diyor ve ekliyor; "Onun 70'lerdeki görünümü derli toplu fakat bohemdir, zengin durur. Beyaz, dümdüz kaftanları, ihtiyatlı kullandığı aksesuarları, Viktoryen piyano şalları, tek omuzlu Carmen bluzları, kroşe bereleri, o parlak upuzun saçları bugünün sözde it girl'leri ile kıyas dahi kabul edilemez. O sokak şıklığını lüks mekânlara taşıyan ilk isimdir."
Kendisine adeta tapan eski top model, yeni fotoğrafçı Helena Christensen'ın yorumu ise şaşırtıcı. "Bazen keşke o olsam diye düşünürüm" diyor.
Uzun atkılar, el örgüsü bereler, deri kemerle kullanılan kısa kabanlar, çapraz asılan postacı çantaları, opak çoraplar, gelişigüzel kombinlenen kısa elbise ve uzun çizmeler, adeta bir giysi gibi taşınan aydınlık bir yüz ifadesi...
Jean Paul Gaultier; Hermes için oluşturduğu koleksiyonda tamamıyla Ali MacGraw'a göndermeler yapıyor. Gaultier; "Ali'nin aslında sofistike bir sadeliği vardır" diyor ve ekliyor; "O insanın içindeki gençliği uyandırıyor."
Ünlü Make-up Artist Bobbi Brown ise ilginç bir yaklaşımda bulunuyor; "Yapay ya da gerçek; mavi gözlü sarışınların dergileri istila ettiği günümüzde, o benim için bir azize gibi parlıyor. Terracota teni, simsiyah saçları ile ilham kaynağım." Ali MacGraw'dan esinlenen diğer isimler ise Jaeger London, Phoebe Philo, Chloe ve Karen Walker... Hemen hemen hepsi ünlü oyuncunun 70'li yıllardaki tarzını lüks eksantrik sokak şıklığı teması içinde revize ediyorlar. Biz ise çabasız şıklığına hâlâ şapka çıkarıyoruz.